Parmaklıklar Ardında.
Bir kolumda kelepçe, diğerinde gardiyan,ne bana bir gülen var ne de beni ağlayan.
Karşılıyor kapıda beni urbalı biri,ne musalla taşıdır, ne tabut, ne de diri.
Verdiler boş odaya, ne gelen var ne giden,düşünceler çetrefil, benim ile didinen.
Pencereme vururken güneşten iki hüzme,hücremde saldırıyor parmaklıklar yüzüme.
On adımlık merdiven, iki metrelik hücre,yalnızlık hissiyatım demir atıyor fecre.
Mademki ayrılığa hüküm giydi bu yürek,yarına ölmek için bugün yaşamam gerek.
Alnımızda suçluluk, boynumuzdaki yafta,vuran ile vurulan zindanda aynı safta.
Müebbet kefenine sığmaz otuz beş sene,kefene sığmayan yıl az geliyor cepkene.
Kazırken duvarlara otuz beş yıllık devi,ben devi korkuturum, otuz yıllık dev beni.
Pas tutan demirlere uzanırken ellerim,ayaklarımda zincir, kalkarken sendelerim.
Nerede yatacak bir şey, ne hasırdan mitiller,bir ömre demir atmış parmaklıklar, kilitler.
Kaderime tutsağım, istiyorum hürriyet,yaşayan bir ölüyüm ve sadece kemmiyet.
Git gel… Malta beş adım, işler ömür törpüsü,özgürlükle aramda bitmez sırat köprüsü.
Getirir meydancılar, içerken fişek çaydan,dakikalar düşelim otuz beş yıllık paydan.
Tesbihimin ritmine adımlarım uyarken,sigaram beni içer, ben onu yudumlarken.
Hapçılar, jiletçiler ortada boğuşuyor,insanlık rafa kalkmış, ihanetler coşuyor.
Müebbetler kesiyor bu mekânın tapusunu,parmaklıklar ardında anladım ki mahpusum.
Günleri duvarlara çizerken nakış nakış,nezaketim yok oldu, nerede o masum bakış?
Saat dolmak üzere, yat zili çalınacak,yosun tutmuş duvarlar tenime sarılacak.
Bir ihanet ordusu intikama susuyor,akıllar zor içinde, eller ölüm kusuyor.
Açılırken kapılar bir ziyaret gününde,hırçınlığım diz çöker acziyetim önünde.
Ne göğün mavisi var ne de yeşil bir yaprak,neredesiniz ağaçlar, neredesin ey toprak?
Akşamın karanlığı döverken koğuşları,çatılar baykuş bekler, baykuşlar çatıları.
Ne ağasın ne paşa ne de burada muhtarsın,bekleyen var bizleri, haydi Allah kurtarsın!