Uçmak Üstüne Monologlar
kuyulardan korkuların çekildiği zamanlardı...daha “hasret” konmamıştı hasretin adıve daha kimse bir çılgınlık işlememişti aşk için,ozanlar keşfetmemişti sazlarının hüneriniağlamak acının..acı da...zayıflığın işareti idi henüz
her yağlı boya tablosunun kıskanacağı bir şehirdeydi aşkbirkaç araba görmek mümkündü caddelerdelimanda ise tuz ve buğday taşıyan gemilertayyare... henüz icat edilmemiştibir kuşlar bilirdi o zamanlar uçmayı..birde..uçurtmalar“ölülerde varır derlerdi uçmağa”yabunu henüz gören olmamıştı...
-uçmak, dedi kendi kendine bir çobanyeryüzüne dokunması haram kılınmış,bir iblisin nefreti ile...
-uçmak...ölülere ve ölüme çok yakınama ölünen yere çok uzak olmak...
ve “uçmak”diye bağırdıherkesin duyabileceği şekildebu hiç kimsenin olmadığı yerde...
-kim bilir,dedi... ne hoştur ne hoş,rüzgar tarafından taşınmak...yada binmek rüzgarlaratutup yelesinden beyaz saçaklı bulutların, sürmek haşmetli ufuklaraçıplak yakalamak gökyüzünümaviden sıyrılıp siyaha büründüğü bir andave bu üryan dilberinonu yıldızlardan kıskanan yıldırımların elindenbir namus cinayetine kurban edilişine tanık olmakgürültüler, zelzeleler, fırtınalar içmek...sarhoş olmak bunca yükseklikte...özden geçmekne hoştur kim bilir ne hoş...
heyhat ki,toprağa açtı gözlerini bu derin hayaldenağaçlar kadar toprağın,ağaçlar kadar toprakta hissetti kendinimümkün müydü acaba ona dayanmadan,yada ona dayanmayan hiçbir şeye dayanmadan yaşamakmümkün müydü uçmak için balonlar bağlamak yerine,safralar taşımak ceplerde konmak için...
şöyle seslendi sonra usulca,-ey Arz,sen bile bu hantal halinle fezada yüzerken,neden benim uçmama izin vermezsinneden süt verecek analar gibi beni bağrına basarda,zehirle doldurursun kursağımıya bırak uçayım...ya da “uçmağa varayım”
Fahrettin Köseoğlu